Çoban, açıklamasında şu ifadelere yer verdi: “8 Mart; emekçi kadınların dünya genelinde sömürüye, baskıya ve eşitsizliğe karşı seslerini yükselttiği tarihsel bir mücadele günüdür. 1910 yılında 2. Enternasyonal Kadın Konferansı’nda kabul edilmesiyle birlikte dünya genelinde “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlanan 8 Mart; aradan geçen yıllarda bir kutlama değil, mücadele gününe dönüşmüştür.
Kapitalist sömürü çarkı ve beslendiği gerici zihniyet; toplumsal çöküşün faturasını en çok kadınlara kesmektedir. Güvencesiz çalışma koşulları, iki aşamalı sömürü, eşitsiz ücret politikaları ve her gün tırmanan kadına yönelik şiddetle, kadın yaşamının tüm alanlarını kuşatmış durumdadır.
“8 Mart’ı içimizde acı ve öfke ile karşılıyoruz”
Bu 8 Mart’ı daha birkaç gün önce, 2 Mart’ta görev yaptığı okulda katledilen meslektaşımız Fatma Nur Çelik’in içimizde bıraktığı acı ve öfkeyle karşılıyoruz. Fatma Nur öğretmenimizin katledilmesi anlık bir öfke veya bireysel bir suç değil; kadınlara yönelik sıradanlaşan şiddetin ve öğretmenlere yönelik itibarsızlaştırma politikalarının direkt sonucudur. “Can güvenliğimiz yok” çığlıklarını duymazdan gelenler, risk raporlarını sümen altı edenler, okullarımızı liyakatsizliğe, kadınları güvensizliğe mahkûm edenler bu cinayetlerin asıl failidir.
Öğretmenimizin katledilmesinden yalnızca 1 gün sonra, tesadüfi biçimde aynı ismi taşıyan Fatma Nur Çelik ve 8 yaşındaki kızı Hifa İkra’nın cansız bedenlerine ulaşılmıştır. İsimlerinin aynı olması bir tesadüf olsa da göz göre göre ölüme sürüklenmeleri asla tesadüf değildir. Küçük yaşta bir tarikata teslim edilen, yıllarca maruz kaldığı sistematik istismarın ardından evlendirilen Fatma Nur Çelik; kendisinin yaşadıkları kızının da kaderi olmasın diye çırpınırken kızıyla birlikte hayatını kaybetmiştir. Aylardır adliye önlerinde adalet arayan, “ölürsem intihar demeyin”, “5 Mayıs’taki duruşmaya kadar hayatta kalabileceğimi düşünmüyorum” diye feryat eden bir kadının çığlıklarına siyasi iktidar sağır kalmıştır. İki Fatma Nur’un ve 8 yaşındaki Hifa İkra’nın ölümleri bir kader değil; kadını korumaktan aciz, kız çocuklarını küçük yaşta örgün eğitimden koparıp tarikatların-cemaatlerin insafına terk eden yozlaşmış sistemin direkt sonucudur.
“Son yıllarda kadın hakları geriledi”
Özellikle son yıllarda kazanılmış kadın hakları konusunda yaşanan gerilemeler, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini daha da derinleştirmiştir. ‘İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, faillere uygulanan ceza indirimleri ve laik eğitime yönelik sistematik saldırılar bu karanlık tablonun başlıca sebepleridir.
Siyasi iktidarın göreve geldiği 2002’den bu yana öldürülen kadın sayısı 8 bini aşmıştır. ‘Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, yalnızca 2026’nın şubat ayında 23 kadın öldürülmüş, 29 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulunmuştur. Kadın yaşamının yalnızca istatistiğe indirgendiğini gösteren bu veriler; kadınların can güvenliğini sağlayacak politikaların eksikliğini ve sorumluları açıkça ortaya koymaktadır.
“Kadınlar aile içinde ve iş hayatında ağır sömürülere maruz kalmaktadır”
Kadınlar yalnızca aile içinde değil, iş hayatında da ağır bir sömürüye maruz kalmaktadır. “Kadının yeri evidir” söylemleri, kadını erkeğin gelirine mahkûm etmekte ve kadın yoksulluğunu derinleştirmektedir. TÜİK’in açıkladığı Ocak 2026 İşgücü İstatistikleri, uçurumu gözler önüne sermektedir: İşgücüne katılım oranı erkeklerde %70 iken kadınlarda %34,4; istihdam oranı ise erkeklerde %65,3 iken kadınlarda %30,9’da kalmıştır. Eğitim dahi bu eşitsizliği aşmaya yetmemektedir: yükseköğretim mezunu kadınların işgücüne katılım oranı %68,7 olmasına rağmen istihdam oranı %32,5’te kalmıştır. Yarı zamanlı istihdam edilen kadınların oranı %18,3’tür. 3 yaş altında çocuğu olan 25-49 yaş aralığındaki kadınların istihdam oranı %26,90 iken aynı oran erkeklerde %90,90’dır. Bu oran çocuk bakım yükünün tamamen kadının omuzlarına yüklendiğinin en net kanıtıdır.
Eğitim alanında ise kız çocuklarının örgün eğitimin dışına itilmesi, erken yaşta evlendirilme ve çocuk işçiliği gibi sorunlarla karşı karşıyayız. Karma eğitime yönelik müdahaleler; kız çocuklarını eğitimin dışında kalmasını, erken yaşta evlendirilmesini ve kadınların kamusal alandaki görünürlüğünün silinmesini amaçlamaktadır.
Eğitim-İş olarak; kadınların eşit, özgür ve refah içinde bir yaşam sürebilmesi için taleplerimiz nettir:
• İstanbul Sözleşmesi’ne dönülmeli, kadın cinayetleri ile mücadele kapsamında caydırıcı yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
• Kadınların işyerinde, sokakta ve evde maruz kaldığı mobbing, taciz ve şiddet vakalarının son bulması için gerekli adımlar atılmalı, ILO 190 imzalanmalı, 6284 sayılı kanun etkin uygulanmalıdır.
• Toplumsal cinsiyet eşitliğine dair küçük yaşlarda bilinç oluşturulabilmesi için laik, bilimsel, çağdaş ve karma eğitim korunmalıdır.
• Kız çocuklarının örgün eğitimin dışında kalmasına ve çocuk yaşta evlendirilmesine karşı mücadele verilmelidir.
• “Eşit işe eşit ücret” ilkesi tavizsiz uygulanmalı, kadınların maruz bırakıldığı ücret eşitsizliğine son verilmelidir.
• Kadınların annelik, gebelik veya medeni durumları istihdam engeli olarak karşılarına çıkmamalı; kadınların toplumsal yaşama katılımını destekleyecek adımlar atılmalıdır.
• Yeterli sayıda ücretsiz ve nitelikli kreş açılarak çocuk bakım yükünün anneden alınması, annelik izninin yanı sıra babalık izni de yasal güvence altına alınmalıdır.
• Siyasi ve idari kadrolarda kadın temsili artırılmalı, patriyarkanın tekelindeki kurumlarda “kadından yönetici olmaz” anlayışına son verilmelidir.
• Başta okullarımız olmak üzere tüm kamu kurumlarında güvenlik zafiyetleri giderilmeli, eğitim emekçilerinin can güvenliği derhal sağlanmalıdır.
Gerçek bir demokrasi ve aydınlık yarınlar; ancak kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasıyla mümkün olacaktır.
Eğitim-İş olarak verdiğimiz laik, bilimsel, çağdaş ve karma eğitim mücadelemizle kadınların yaşamın her alanında eşit haklara sahip olduğu, şiddetin ve ayrımcılığın son bulduğu bir dünya için mücadelemiz sürecektir.
Yaşasın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü!