Gündem

Uşak Müftülüğü ile Ramazan Sohbetleri; "Kibir"

Din Hizmetleri Uzmanı Mesut Kartal Hocamız, Ramazan Sohbetlerinin bu bölümünde; kibir üzene sizlerle sohbet ediyor.

Abone Ol

Aynadaki Dev, Hakikatteki Hiç: Gurur ve Kibirden Kurtulmak

İnsanoğlunun yeryüzündeki serüveni bir "benlik" kavgasıyla başladı. Kalbin en kuytu köşelerine sinsice sızan, sızdığı yeri ise içten içe çürüten o görünmez hastalık; kibir. Kibir, sadece ahlaki bir kusur veya sosyal bir uyumsuzluk değildir; o, aslında insanın kendi hakikatine karşı körelmesi, varlık hiyerarşisindeki yerini şaşırmasıdır. Kur’an-ı Kerim’in bize sunduğu perspektifte kibir, bir varoluş krizidir. Bu krizin tarihteki ilk kurbanı olan İblis, "Ben ondan daha hayırlıyım" dediği an, aslında ateşten yaratılmış olmanın bir üstünlük değil, bir imtihan olduğunu unutmuştu. Onun kibri, sadece Hz. Adem’e karşı duyulan basit bir kıskançlık değil, Allah’ın mutlak iradesine karşı sergilenen bir "akıl yürütme" küstahlığıydı. İblis, hikmeti dışlayıp sadece maddeye odaklandığı için kaybetti. İşte bu yüzden kibir, insanı sadece toplumdan dışlamakla kalmaz, ilahi rahmetin o kuşatıcı ikliminden de uzağa, dipsiz bir yalnızlığa fırlatır.

Tarihin tozlu sayfalarında kibrin ete kemiğe bürünmüş en uç örneği ise Firavun’dur. O, sahip olduğu siyasi gücü ve Nil’in akışını kendinden menkul sanarak "Ben sizin en yüce rabbinizim" diyecek kadar haddini aşmıştır. Firavun’un hikayesi, aslında dış dünyadaki gücün, insanın iç dünyasındaki zavallılığı örtme çabasıdır. Oysa Kur’an, bize bu debdebeli hayatın sonunun bir su damlasında boğulmak olduğunu hatırlatır. Firavun ve İblis örnekleri, gururun insanı nasıl bir illüzyonun içine hapsettiğini gösteren iki ibret vesikasıdır: Biri manevi makamına, diğeri maddi gücüne güvenerek yanılmıştır.

Tarihin tozlu sayfalarında kibrin ete kemiğe bürünmüş en uç örneği ise Firavun’dur. O, elindeki geçici siyasi gücü ve altından akıp giden Nil’in debdebesini kendinden menkul sanarak "Ben sizin en yüce rabbinizim" diyecek kadar haddini aşmıştır. Firavun’un hikayesi, aslında dış dünyadaki sahte ihtişamın, insanın iç dünyasındaki derin zavallılığı ve korkuyu örtme çabasıdır. Benzer şekilde şu anda üzerinde yaşadığımız topraklarda da Karun, sahip olduğu hazinelerin anahtarlarını bile taşımakta zorlanırken, bu zenginliği "kendi ilmine" bağlamış ve mülkün gerçek sahibini unutmuştur.

Oysa Kur’an, bize bu debdebeli hayatın sonunun bazen bir su damlasında boğulmak, bazen de yerin dibine geçmek olduğunu sert bir dille hatırlatır. Firavun ve İblis örnekleri, gururun insanı nasıl bir illüzyonun içine hapsettiğini gösteren iki ibret vesikasıdır: Biri manevi makamına (ibadetine), diğeri maddi gücüne güvenerek yanılmıştır. Her ikisi de "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" (Güç ve kuvvet ancak Allah'ındır) hakikatine çarparak un ufak olmuştur.

Peki, bu karanlık dehlizden çıkış neresidir? İslam’ın sunduğu reçete, "hakikatle yüzleşmek"tir. Kibir ve gururun panzehiri ise tevazudur. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v), kainatın efendisi olmasına rağmen bir köleyle aynı sofraya oturmuş, ayakkabısını kendi tamir etmiş ve "Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez" uyarısıyla bizleri sürekli uyanık tutmuştur. O’nun sünnetinde tevazu, bir zayıflık değil, insanın haddini bilmesinden gelen büyük bir vakardır. Çünkü biliriz ki; ne kadar yükseğe çıkarsak çıkalım, başımız göğe ermeyecek ve ne kadar güçlü basarsak basalım, yeri yaracak değiliz.

Kur’an-ı Kerim’de konuya dikkat çeken bazı ayetler şöyledir: "Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara erişemezsin." (İsrâ Suresi, 37)

"Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları (müstekbirleri) hiç sevmez." (Nahl Suresi, 23)

Yine Hz. Lokman’ın oğluna verdiği "Küçümseyerek surat asma" öğüdü, kibrin dışa vuran en basit halini bile yasaklar.

Netice itibarıyla, gurur ve kibirden uzak yaşamak, insanın kendi hiçliğini idrak etmesidir. Aynaya baktığımızda gördüğümüz o devasa suretin aslında bir nefeslik canı olduğunu anlamaktır. Mümin, elindeki nimeti kendinden bilen değil, o nimeti verene şükrederek başını secdeye daha çok yaklaştırandır. Unutmamalıyız ki, topraktan geldik ve toprağa döneceğiz; toprağın üzerinde kibirle yürümek, aslında kendi aslımıza ihanet etmektir. Gönül kapılarını tevazu ile aralayanlar için dünya bir savaş alanı değil, herkesin birer yolcu olduğu bir esenlik yurdu haline dönüşecektir.

Ve son söz; "Kibir, bir aynaya benzer; insan ona baktığında sadece kendini görür, arkasındaki gerçek dünyayı ve insanları ise tamamen ıskalar. İslam'ın özü ise, o aynayı kırıp hakikate mütevazı bir kalple bakabilmek” ve yaratılanları "Yaradan'dan ötürü" sevebilmektir.

Gönül kapılarını tevazu anahtarıyla aralayanlar için dünya artık bir savaş alanı değil, her yolcunun birbirine emanet olduğu bir esenlik yurdu haline dönüşecektir. Hayırlı Ramazanlar...