Bu mutlu ve kutlu günleri kimlerle kazandık? Onların fedekarlığı olmasa bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulur muydu? İşte Cehennnem yürekli ölüm düğüne gider gibi giden bu yiğitlerden yüreğime nakşetmiş olanlardan Yarbay Reaşt Çiğiltepe ve Bayburtlu Yüzbaşı Agah ve Kayserili Üsteğmen Feyzullah Efendi ev onalrın mahiyetindeki kahramnaları ömrüm boyunca unutmayacağım.

Salihanıt

Yarbay Reşat Çiğiltepe, Gazi mustafa Kemal hazretlerine Çiğiltepeyi “yarım saat içerisinde altım” diye söz verip alamayınca utancından kafasına sıkan onurlu komutan. O intihar ettikten 15 dakika sonra Çiğiltepe’in Garbın Arslanalrı düşmandan söke söke almıştı.

Bu yazımda sizler Yüzbaşı Agah ve Üsteğmen Feyzullah Efendileri ev askerlerinin kahramanlıkalrını anlatmak isterim. O, “Bedrin Arslanları’ gibi çarpışıp vatanalrı için can verdikleri topraklara gidip hikayelerini oarlarda dinlemiştim.

Her 25 Ağustosu 26 Ağustosa bağlayan gece dağcı canlarla belki 10 yıldan fazla o kutsal topraklarda gezip kahramanlarımızı gözyaşları içerisinde ebedi istirahatgahlarında ziyaret edip gözyaşlarına boğuldum. Şimdi izninizle o duygualrımız sizlerle paylaşmak için Yüzbaşı Agah’ın öyküsünü yaymlamak isterim.

Bayburtpostası

YÜZBAŞI ŞEHİT AGÂH KİMDİR?

Agâh Efendi, 1889 yılında Bayburt'un Şingâh Mahallesinde doğdu. Karamollaoğlu ailesinden Ziver Bey'in oğlu Agâh Efendi, ilk tahsilini ve rüştiyeyi Bayburt'ta tamamladıktan sonra, Erzincan Askeri İdadi'den mezun olarak askerliğe ilk adımını attı. 3. Kolordu 17. Tümen'e bağlı birliklerde Serçavuş (Başçavuş) ve Mülazim-i Sâni (Teğmen) rütbeleri ile Erzincan ve Sarıkamış havalisinde 1. Dünya Savaşına katıldı. Daha sonra Mondros Antlaşması gereği lağvedilmesi gerekirken ordusunu dağıtmayan tek komutan Kâzım Karabekir Paşa'nın komuta ettiği 15. Kolordunun, 12. Tümen 36. Alay 1. Bölük Komutanı olarak Kars ve Ardahan dolaylarında Osmanlı ordusunu arkadan vurmaya çalışan Ermenilere karşı mücadele etti.

Kısa ömrüne rağmen askerlik süresince, üstün başarılarından dolayı Muharebe Gümüş Liyakat, Alman Salip ve Harp Madalyaları ile Mülazim-i Evvel (Üsteğmen) rütbesine kadar yükselmiştir. Mareşal Fevzi Çakmak Paşa'nın 2. Plevne muharebelerine benzettiği "Kop Savunması" için cephe gerisinde, asker ve sivil halktan oluşan Çoruh Müfrezesi'nin sevkiyatını gerçekleştirdi. Zaman ve mekân mefhumu tanımadan cepheden cepheye koşan Agâh Efendi, Yüzbaşı rütbesini ise şehadetinden sonra almıştır.

Anıt

Agâh Efendinin öyküsü ve Büyük Taarruzdaki yeri:

Uşak ve İlçelerinde 30 Ağustos Cumartesi Günü Planlı Elektrik Kesintisi Olacak
Uşak ve İlçelerinde 30 Ağustos Cumartesi Günü Planlı Elektrik Kesintisi Olacak
İçeriği Görüntüle

Başçavuş Ali, eğildi yanı başına. Bir şey söylemeye çalışan Komutanı Agâh'ın, yarasını saracak ne bir teçhizatı vardı ne de zamanı. Sadece söylediklerini anlamaya çalışıyordu. Tek bir şey duyabildi.

10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşması'nı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin tanımaması üzerine Yunan işgali sırasıyla 13-14 Temmuzda Altıntaş ve Tavşanlı'ya, 17 Temmuzda Emet ve Kütahya'ya, 5 Eylülde ise Gediz'e kadar yayıldı. 28 Temmuz 1921'de Kütahya'ya gelen Yunan Kralı Konstantin, Yunan Savaş Konseyi'ne işgal sınırlarını Ankara'ya kadar genişletme kararı çıkarttırdı.

Uygar dünya devletlerinin gözleri önünde gerçekleşen bu işgal karşısında, geri çekilme taktiğini savunma taktiğine çeviren Türk Ordusu yine sadece işgali seyir eden dünya devletlerini şaşkına çevirecek bir kahramanlık örneği ile Yunan Ordusu'nu Sakarya'da durdurmayı başardı.

Yazı

Sakarya Savaşı'ndan sonra daha fazla ilerleyemeyeceğini anlayan Yunanlılar, işgal ettiği bölgeleri korumak için bu defa savunma hattı oluşturdular. Hiçbir ordunun aşamayacağı şekilde Afyon keza civarına yerleşen Yunan Ordusu ve karargâhı, müstahkem hale getirilmiş, üç sıra tel örgülerle çevrilmiş bölgede, yer yer makineli tüfek yuvaları ve topçu mevzileri ile korunmaktaydı. Yunan cephesi, Türk Ordusu'nun ne yaptığından daha çok ne yapabileceği doğrultusunda her şeye hazırlıklıydı. Tüm aksilikler ve olası durumlar hesap edilmişti. Hesap edilmeyen tek bir şey vardı... Oda Türk Milletinin bağımsızlık ruhu ve o 'ruh'a önder olmuş Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın yakacağı Kurtuluş meşalesi idi. Her şey çok dikkatli ve gizli yapılıyordu. Taarruz için belirlenen bölgelere, asker ve mühimmat sevkiyatı hakkında bilgiler içeren istihbarat mektupları dahi limon suyuyla yazılıyordu.

Okul (1)-2

Mustafa Kemal Paşa'nın taarruz planındaki tek hedefi; düşmanı, geride yeni bir cephe kurmasına olanak vermeyecek bir biçimde tek darbede mağlup etmek ve silahlarını esir almaktı. Dünyanın en kanlı savaşı olarak görülen 1. Dünya Savaşı'ndan yeni çıkmış bir millet için, Mustafa Kemal Paşa'nın taarruz planındaki tek hedefi; düşmanı, geride yeni bir cephe kurmasına olanak vermeyecek bir biçimde tek darbede mağlup etmek ve silahlarını esir almaktı. Tüm hazırlıklar bu hedef üzerine esas alınmıştı. Çünkü Türk Ordusunun uzun sürecek bir savaşa yetecek kadar mühimmatı yoktu. Bu gerçeği bilen Yunanlılar kadar Avrupalı ülkelerde Türklerin bin bir güçlükle bir araya getirdiği son ordusunun da dağılacağına inanıyordu. Türkler savaşı kesin olarak kaybedecekti ve aksi durum mucize sayılacaktı. İşte dünyanın en tamahkâr ordusuna karşı, dünyanın en kanaatkâr ordusunun kazanmasını mucize olarak görenler, zaferin bizdeki anlamını yani kısa zamanda mutlak sonuca ulaşmanın ne demek olduğunu bilemeyeceklerdi.

Dağcılar (1)

Nitekim 26 Ağustos sabahı saat 04.30´da Türk topçularının ilk ateş açmasıyla başlayan taarruz; Yunan cephesine korku, Türk cephesine ise heyecan vermişti. Kurtuluş Savaşı'nın son evresini oluşturan bu taarruzun en fedakâr ve en cesaret isteyen ilk görevlerinden biri 36. Alay 6. Bölüğe verilmişti. Üsteğmen Agâh Efendinin emrindeki bu 150 kişilik bölüğün görevi; Mustafa Kemal Paşa'nın taarruzu yönetmek için Kocatepe'ye kurdurduğu Başkomutanlık karargâhını korumak ve bu karargâha tek geçit yeri olan Kurtkaya mevkiine yakın, Afyon-Kalecik bölgelerini ele geçirmekti. Verilen görevin zorluğu imkânsız gibi görünse de, yerine gelmesi gereken bir emirdi. Savaş taktiği gereği, taarruza geçen tarafın 1'e 3 kuvvet oluşturması gerekiyordu. Oysa tam tersine saldırıya geçen 150 kişilik bölük, düşman birliklerinin 4'te 1'ine dahi tekâmül etmiyordu. Üç kat tel örgüyle çevrilmiş Yunan savunma hattında gedik açmak ve o gedikten içeri dalıp ölüme koşarcasına 2500 kişilik düşman birliğine saldırmak, akılların almadığı ancak vatan sevgisiyle yoğrulmuş yüreklerin hissedebileceği bir duyguydu.

Zafer güneşi işte böyle doğdu

6. Bölüğün sahip olduğu silah işte o yürekti... Ve sıkabildiyse eğer, birde tek sıkımlık kurşunu vardı. Birinci gün başarısız olan bölük, gece istirahat emri almıştı. Üsteğmen Agâh Efendi, "Büyük Taarruz" için önem arz eden bu saldırıyı yinelemek ve kesin sonucu almak için 36. Alay Komutanı Osman Nuri Paşa'dan istirahat emrini geri almasını istedi. Gözü pek komutan, 17 yaranın izini taşıyan gövdesini başıyla beraber bölüğünün önünde feda etmeye hazırdı. Hiçbir idare şevki Üsteğmen Agâh ve emrindeki bölüğü alıkoyamazdı. Nitekim 26 Ağustos sabahı saat 04.30´da Türk topçularının ilk ateş açmasıyla başlayan taarruz; Yunan cephesine korku, Türk cephesine ise heyecan vermişti.

Bölüğünü tekrar hücum düzenine koydu. Birinci günün sabahı başlayan çarpışmalar ikinci gün de devam etti. Demire karşı kemik misali, kurşun yağmuruna gövdelerini siper edip tel örgüye ulaşmadan ölünmeyecekti. Yunan ve İngiliz Genelkurmay Başkanlarının dünyaya, geçilmez ilan ettiği tel örgü delinmiş ve geçilmişti. Topçuların açtığı gedikten içeriye dalıp, kalabalık düşman birliğinin üzerine ilerleyen Üsteğmen Agâh, kendisini bulan kurşunla en önde koşmaya devam ediyor, ardındakilerle beraber su gibi düşmanın derinliklerine akıyordu. Hedefteki tepenin düşmandan alınması için önceden belirlenen plan gereği gelmesi gereken 8. Tümene bağlı diğer birlikler geç kalmış, düşman da büyük bir takviye kuvvet almıştı. Artık zaman kazanmak ve ilerlemekten başka yapacak bir şey yoktu. Bölüğünün şevkini kırmak istemiyordu. Kanayan yarasını eliyle tuttu... Ne olursa olsun düşman Kurtkaya'dan inecek ve dar boğaza sürüklenecekti.

“Bölüğe selam”

Çarpışmalar tüm şiddetiyle devam etti. Düşman ezilip geri çekildikçe, Üsteğmen Agâh ve bölüğü de gittikçe tükeniyordu. Her şeye rağmen hedeflenen noktaya çok yakındı. Bir an başını kaldırıp etrafına baktı. Sonra yere eğildi, kaçıp giden düşman mevzilerinden bomba tüfeğini alıp, geriye haber verdi. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın önem verdiği ve mutlak bir şekilde sonuca ulaşması gereken görev yerine gelmişti. Kurtkaya Tepesi artık zapt edilmişti. 30 Ağustos Zafer Güneşi, kanıyla şanıyla işte böyle doğuyordu. Tam o anda sürekli ıskalayan kör kurşun bu defa gelip başını buldu. Bölüğünün görevi bitmişti... Keza kendiside. Başçavuş Ali, eğildi yanı başına. Bir şey söylemeye çalışan Komutanı Agâh'ın, yarasını saracak ne bir teçhizatı vardı ne de zamanı. Sadece söylediklerini anlamaya çalışıyordu. Tek bir şey duyabildi...

"Bölüğe selam"...

Muhabir: SALİH KILINÇ